23 Mayıs 2012 Çarşamba

SESLİ DEFTER: SİBEL KÖSE: "Müziğin sanattan çok maddiyatla değerlendirilmesine üzülüyorum"


Sibel Köse/C-Teoman Cimit/Yüzkumbarası Projesi




Müziğin sanattan çok maddiyatla değerlendirilmesine üzülüyorum… 

Ankaralı Sibel Köse, ODTÜ Mimarlık eğitimi aldığı 80’li yıllarda caz söylemeye başladı. 20 yıldır Türkiye’yi dünyaya tanıtıyor.  Türkiye’de çıkacak albümü için Türkçe sözler karaladığını söyleyen şarkıcı, mesleğinin yan etkisini “Benim için en önemli olan duygudur. Şarkılarla sürekli duygunu kurcalıyorsun ve gündelik yaşamda da bunu bırakamıyorsun” diyerek tanımlıyor.

Cazla tanışmanız nasıl oldu?
Okul yıllarında TED Ankara Koleji’nde koroda ve Amerikan Folk grubunda söylüyordum. Radyodaki programları takip eder, şarkıları ezberlerdim. Ablam Deprem Araştırma Bölge Müdürlüğü'nde çalışıyordu, daha sonraları hocam olan Josef Kubin’le Doğu'da bir yere gitmişlerdi. Orada kasetler karışmış, eve  Ella Fitzgerald’ın bir kaseti geldi ve dinlemeye başladım. Sırf scat (vokalistlerin anlamsız heceler kullanarak yaptıkları bir doğaçlama tekniği) bir parça olan Airmail Special’ı duyunca “Ne yapıyor bu kadın!” diye çıldırdım. Defalarca dinledim şarkıyı. Sonra caz parçalarına, şarkıcılara merak saldım. Kuğulu Pasajında plakları kasete çeken Archives adlı bir dükkân vardı. Keşfettiğim müzikleri onlara buldururdum. Beni görünce "eyvah yine geldi" diyorlardı belki de.
Şarkıcı olmaya çocukken karar vermiştiniz demek?
Aslında tiyatrocu olmak istiyordum. Lise yıllarında Carson McCullers'ın The Member of the Wedding adlı oyununda oynadım. İlk defa siyahi bir karakterin önemli bir rolde olması açısından çok önemliymiş meğer bu oyun, sonradan öğrendim. O zenci dadı rolünde bir şarkı  söylemiştim. Sonra ODTÜ Mimarlık Bölümünü kazandım. Bir yandan tiyatro devam etti, bir yandan Merve Erdal ile birlikte Mehmet Kütükçüoğlu'nun kurmuş olduğu grupta söylemeye başladık. Erdal ve Metin Paksoy, Tevfik Bultan, Sertaç ve İhsan Akyüz bu grupta yer alan müzisyen arkadaşlarım. 1986-87 yıllarıydı, Tuna Abi'yi (Ötenel) dinlemeye gidiyorduk. Zamanla onların grubuyla da söylemeye başladım. Sonra Janusz Szprot geldi. Polonyalı cazcılarla konserler, seminerler düzenlediler. Janusz beni Polonya'ya bir yaz okuluna çağırdı. 1.Körfez Savaşı günleriydi. Daha sonra tekrar gittim ve orada bir yarışma kazandım, festivallere gittim, buraya gelen orkestralarla çaldım, albümler kaydettik. O günden sonra hep gidip geldim. 
90’larda Ankara’da kimler vardı?
Tuna Ötenel, Murat Ulus, Tamer Sağlam, Yahya Dai, Zafer Gerdanlı, Alper Yılmaz, Canan Aykent, Kamil Erdem, Tuluğ Tırpan, Janusz Szprot, Murat Arkan, Nusret Gürs beraber yıllarca muzik yaptığımız arkadaşlarım, özellikle Mimarlar Derneği’nde uzun süre çaldık. Eren-Murat Artu ve Alageyik-Emin Mahir Balcıoğlu’nun başlattığı Mimarlar Derneği Lokali bu anlamda caz müziğine kucak açmış oldu uzun yıllar. Mahmut Yalay ve Çağlayan Yıldız bir dönem Ankara’daydılar. Durul Gence konserlerinin yanısıra üniversite ve kültür merkezlerinde caz üzerine sunumlar da yapardı sık sık. Askerliği döneminde İmer Demirer ve Ayşe Gencer de Ankara’da oldular. Bilkent’teki seminerlerde Sarp Maden, Cengiz Baysal’la ilk kez beraber söyledim. Alpay’ın mekanı Karpiç’te de  Hakan Caneroğlu, H.Barış Kıratlı, Gökhan Somel, Bilgehan Erten, Bahadır Şener, Teoman gibi pek çok değerli müzisyen yer alırdı, Volkan Öktem’le orada tanıştık örneğin, daha sonra İstanbul’da farklı projelerde beraber çaldık. Benim de bir dönem solistliğini yaptığım Mezzoforte, Kamil Erdem’in kurmuş olduğu Asiaminor şu anda aklıma gelen gruplar. Eylül Bar, Karpiç, Mimarlar Derneği, Jubilee, Gece Bar, Manhattan, Replik, Barduck, A Bar, Siyah Beyaz, Beyaz Ev, Sting, Tenedos o dönemin kimi hala devam eden ve müzik yapılan mekanlarıydı. Ersun Çavuşoğlu, Çetin ve Yasemin kendi gruplarıyla sahne alırlardı. Blues ve rock müzik yapan gruplardan Süleyman Bağcıoğlu Blues Band, Cemal Abi ve Mustafa Hadi Dedi, Mehmet Acet ve grubu, Anonim yine o dönem çalan gruplardandı. Gürol Ağırbaş’ın Bas Şarkıları albümünün ilk  prova ve konserleri Ankara’da olmuştu Cem Aksel, Vural Şerifoğlu, Ozan Doğulu bu projede yer aldılar. Selçuk Sun da dönem dönem çalardı. Bazı yabancı sanatçılar da vardı Edi ve Dave, Joe Lee Wilson, Larry O'Neal gibi. Opera bünyesinde Ünal Algın’ın başlattığı Ankara Pop Grubu kuruldu, ben de solistliğini yapmıştım. Janusz Szprot’un girişimleriyle gerçekleşen Polonyalı ve Türk caz yıldızlarının yer aldığı Polonya Türk Caz Grubu yine o dönem içinde yer aldığım önemli organızasyonlardan. Tuna Ötenel, İmer Demirer, Neşet Ruacan, Okay Temiz gibi ülkemizin caz ustaları Jan Ptaszyn Wroblewski, Henryk Majewski, Andrzej Jagodzinski, Henryk Miskiewicz gibi Polonya cazının usta müzisyenleriyle biraraya geldiler bu projede. Yine aynı yıllarda kurulan Ankara Caz Derneği de pek çok önemli projeye imza attı ve şu anda her sene düzenlenmekte olan Ankara Caz Festivali gerek sanatçı gerek izleyici olarak katilmaktan gurur duyduşum uluslararası bir organizasyon. Bugün festivalin ve üniversite konserlerinin yanısıra  Cer Modern, Samm’s, Ruhi Bey ve Fige’de önemli caz performansları oluyor bildiğim kadarıyla.
Sizden başka kadın şarkıcı da yokmuş Ankara’da, zor olmuyor muydu?
Şarkıcı vardır da caz söyleyen pek yoktu. Zorluyordu bazen. Oldukça genç yaşlarda şarkı söylemeye başladım. Yaşça benden büyük, müzisyen abilerimle söylüyordum.  Bir yandan öğrencilik sürüyordu, sonrasında Sanart - Türkiye’de Görsel Sanatları Destekleme Derneği’nde yarı zamanlı çalıştım, aynı dönemde haftada üç gün, bazen aynı gece iki farklı mekanda şarkı söylüyordum. O dönem İstanbul’dan Nükhet Ruacan, Ayşe Gencer, Ayşegül Yelşilnil gelirlerdi bazen konserler için. Yıldız İbrahimova’nın Türkiye’ye geldiği dönem aynı zamanda. Nükhet Aruca varmış ben söylemeye başlamadan önce, 28 yaşında gencecik vefat etmiş ne yazık ki. Ne kadar değerli bir şarkıcı olduğunu daha sonra dinlediğim kayıtlarından biliyorum. Önder Focan’la söylemeye başlamıştım zaman zaman İstanbul’da. 1997 yılının sonlarına doğru sevgili dostum Ajlan’ın da desteğiyle yavaş yavaş İstanbul’a taşındım. 

Yurtdışındaki atmosferi de iyi bilen bir caz şarkıcısı olarak Türkiye’de cazcı olmak nasıl?
Yurt dışında, eğer öyle bir önyargı olsa bile performansınızın ardından bunu kırabiliyorsunuz. Dünyanın değişik yerlerinde farklı organizasyonlar içerisinde yer aldım. Dünya çapında çok değerli müzisyenlerimiz var ve kendi ülkelerinde "bizim oğlan" muamelesi gördüklerini düşünüyorum. Örneğin buraya konsere gelen yabancı müzisyenlerin, konser sonrası jam session’ın ardından piyanonun başında Tuna Ötenel’den o gece çalınan herhangi bir caz standardının akorlarını izlemelerine kaç kez şahit oldum. Cazdan bihaber insanların söz sahibi olduğu durumlara canm sıkılıyor, müziğin sanattan ya da maneviyattan çok maddiyatla  değerlendirildiğini gördüğümde üzülüyorum. ‘Ne iş yapıyorsunuz’ diye sorduklarında ‘caz söylüyorum’ cevabı, sorana da bana da eğlenceli anlar yaşatıyor kimi zaman, örneği az çünkü.
Cazcılar yetiştiriyorsunuz, atölyeler düzenliyorsunuz. Neler öğütlersiniz gençlere?
Yıllardır şarkı söylediğim yolda arayıp bulduklarımı ilgilenen arkadaşlarımla paylaşmak heyecan veriyor ama eğer benzer bir yola çıkmamışlarsa bu deneyim çok da kolaylıkla aktarılamıyor. Eskiden bir şarkıyı öğrenmek için bir kaseti defalarca dinlerdik ama o şarkı öyle sağlam yerleşirdi ki. Teknoloji güzel fakat her şey çok hızlanıyor, işin romantizmi kaçıyor. Bu tabii şarkı söyleyenleri de etkiliyor. Atölyemizde caz standartlarını söylüyoruz. 3 hafta sonra daha kendinden hiçbirşey katmadan “ben sıkıldım bu şarkıdan” diyebiliyor bazı arkadaşlarım. Bu henüz tanışmadığınız birinden sıkılmaya benziyor bana göre. Benim 20 yıldır söylediğim ve her seferinde benim için yeniden ve bazen yeni ifadeler bulan şarkılar var. 100 yıldır söyleniyor, çalınıyor bu şarkılar.  Bir de müzisyeni eşlikçi olarak görmek, kendini önde ve solist olarak hissetmek, caza popüler kültürden sızan etkiler sanırım. Oysa caz, şarkıcıdan daha çok enstrümantist müziğidir. Bu nedenle de şarkıcılar da olabildiğince müzsiyen olmalılar. Kendim için de atölyeye katılan arkadaşlarım için de bu yönde ilerlemeye gayret ediyorum.
Festivalleri nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’de birkaç büyük festival var. Onlar da doğaları gereği büyük şehirlerde ve yıldızlara odaklı. Daha farklı organizasyonlar da olmalı. Geçtiğimiz kısa dönemde gerçekleştirilen Kapadokya Caz Günleri, Alaçatı Jazz Rüzgarı benim de içinde yer aldığım keyifli organizasyonlar oldu. Farklı mekan kalitesi ve ruha sahip yerlerde böyle organizasyonlar olması çok güzel ve Türkiye bunun için adeta bir cennet. Konserler, atölyeler sadece salonlara sıkışmamalı. Küçük ölçekli organizasyonlarda müzisyenler ve dinleyici daha çok iç içe geçiyor. İşte o zaman müzik yaşama karışıyor. Usta ve amatör müzisyenlerin yan yana gelmesi en güzel atölye çalışmasıdır. 

23 Mayıs 2012, Cumhuriyet Ankara (uzun versiyon)
*
















Biraz da  Sibel Köse dinleyelim...


Beşik
Sibel Köse



















Sibel Kose (Vocal) Tuna Otenel (Piano-A.Sax) Kamil Erdem (E.Bass) Cem Aksel (Drums)
19 Nisan 2007 Konya



5 Mayıs 2012 Cumartesi

SESLİ DEFTER: Fotoğrafçı Nadir Buçan: “Konvansiyonel fotoğrafı sayısaldan daha değerli buluyorum”.


Nadir Buçan: “Konvansiyonel fotoğrafı sayısaldan daha değerli buluyorum”.


Fotoğrafçı Nadir Buçan, Ankara İlef mezunu. Ankara’dan Van Yüzüncü yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim görevlisi olunca ayrılan Buçan, Van depremi öncesinde çektiği fotoğraflardan oluşan “Benim Gördüğüm Van Şimdi Yerle Bir” adlı sergisiyle yeniden kentimizde. Nadir Buçan bize fotoğrafa bakışını ve Van’ın objektifinde bıraktığı izleri anlattı.     
           
Nasıl başladınız fotoğraf çekmeye?
İLEF (Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) öğrencisiyken almış olduğum Temel Fotoğraf dersi sayesinde fotoğraf çekmeye başladım. Sanırım 1999 yılıydı. Ayrıca okuldaki fotoğraf atölyesinde değerli hocalarım Atila Cangır ve Hatice Kurt’la birlikte çalışma şansına sahip oldum. Sayısal fotoğrafın henüz egemenliğini ilan etmediği bir dönemdi. Film kullanıyordum ve banyodan baskıya kadar fotoğrafın her aşamasında bulunuyordum. Karanlık odada agrandizörde pozlanmış fotoğrafın solüsyon içinde yavaş yavaş oluşumuna şahit olmak büyüleyici bir deneyimdi benim için.
Telefonlar, dijital kameralar, sosyal medyadaki fotoğraf kullanımları derken, teknoloji fotoğrafla ilişkimizi değiştiriyor sanki. Bu değişim fotoğrafın sanatsal değerini yıpratan bir şey mi?
Ben fotoğraf çekmeye bir analog makineyle başladım. Filmlerin banyosunu ve baskısını kendim yapıyordum. O zamanlar bir fotoğraf için daha fazla zaman ve emek harcıyorduk. Karanlıkodaya sabah girer akşam çıkardım. Bu da o fotoğrafın değerini arttıran bir durumdu. Bir iş için ne kadar çok emek harcıyorsanız o iş o kadar değerlidir. Bir de film kullanırken çekebileceğiniz kare sayısının sınırlı olması sizi daha dikkatli ve seçici olmaya itiyordu. Şimdilerde ise adeta makineli tüfek kullanır gibi çekimler yapıyoruz. Konvansiyonel fotoğrafı sayısaldan daha değerli buluyorum.
Kendi fotoğrafçılık anlayışınızı nasıl tanımlarsınız?
Belgesel fotoğraf diyebiliriz. Daha çok insan fotoğrafları çekiyorum. Tabii önce onlarla vakit geçirmeye ve onları dinlemeye özen gösteriyorum. Kısacası önce arkadaşlık kuruyorum. Çoğu kez uzun soluklu bir ilişki gelişiyor. Çekim bittikten sonra da onlarla görüşmeye, fotoğrafları kendileriyle paylaşmaya çalışıyorum.
            Bir fotoğrafçı için Ankara’dan sonra Van’da olmak nasıl bir deneyim?
Yaklaşık bir buçuk yıldır Van'da yaşıyorum ve burada bulunduğum süreyi bir fotoğraf projesi olarak görüyorum. Van Türkiye'nin en güzel illerinden biri. Gölü, adaları, dağları, kaleleri, kiliseleri, güzel gözlü kedileri ve insanıyla bir fotoğrafçı için bulunmaz bir nimet. Görselliği olan bir şehir Van. Urartular şehre Tuşba adını vermişler. Tuşba 'güneş şehri' anlamına geliyor. Burada güneş yüzünü hiç eksik etmiyor. Midyat - Van arasını bir ayda yürüyerek kateden göçer kadınlar, savaş nedeniyle yurtlarından koparılan Kırgızlar, kerpiç bakkal dükkânı, Altınsaç koyu, Göründü Yaylası'ndaki berivanlar, ıssız Ermeni köyü Ağın, yabani atlar, çobanların ıssız yalnızlığı. Hepsi de benim için daha önce karşılaşmadığım deneyimlerdi ve hepsini fotoğrafa borçluyum.
Depremle gelen yıkıma tanıklık nasıl etkiledi sizi, çalışmalarınızı?
Sergideki fotoğrafların tamamına yakını deprem öncesinde çekildi. Deprem sonrası Van'ı öğrencilerimle birlikte bir belgesel filmle anlatmayı tercih ettik. Bu proje öğrencilerim için de ilk ciddi çalışma. Geçen yıl öğrendikleri şeyleri bu proje sayesinde uygulama şansına sahip oldular. Şu an belgeselin postprodüksiyon aşamasındayız. Otuz saniye içinde her şey değişti. İnsanlar evlerini kaybetti. Van bir süre hayalet şehir görünümündeydi. Havaların ısınmasıyla şehre dönüşler başladı. Yaşam konteyner kentlerde ve çadırlarda devam ediyor.

Van fotoğraflarınız, fotoğrafın sanatsal değerinin yanı sıra belgesel değerini de ön plana çıkarıyor.
            Kesinlikle. Sergideki fotoğraflardan biri tarihi bir minarenin tepesindeki çocuklar… Artık oraya çıkmak pek mümkün olmayacak. Bir de ilk depremden bir gün önce çektiğim fakat bu sergide kullanmadığım bir fotoğraf var. Depremle yerle bir olan Alaköy'ün eski PTT binası… Depremden üç ay sonra oraya tekrar gittiğimde bina yerinde yoktu. Bence bu fotoğraflar deprem öncesini yansıtan birer belge niteliği kazandı.
Sergiyle ilgili eklemek istedikleriniz?
Aslında bu sergiyi bir kaç yıl sonra açmayı planlıyordum. Fakat yaşanan deprem bu tarihi öne çekti. Fotoğrafları tek başıma seçmemeye özen gösterdim. Arkadaşlarımın ve hocalarımın eleştirilerini dikkate aldım. İlk sergi 7 Mart'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde açılmıştı. Ankara’daki sergimiz ise 2 Mayıs- 12 Mayıs tarihleri arasında A. Ü. İLEF-Ahmet Taner Kışlalı Sanatevi'nde gezilebilecek.

Uzun metin.
Cumhuriyet Ankara 5.5.2012

SESLİ DEFTER: GÜVENÇ DAĞÜSTÜN


Güvenç Dağüstün: “İki tür müzik vardır: iyi müzik ve kötü müzik” tanımına tamamen katılıyorum”.

Güvenç Dağüstün Ankara Devlet Operasının en genç sanatçısıydı. Kariyerini Viyana’da sürdürdü.  Carl Orff’un Carmina Burana eserinde hem bariton hem kontrtenor soloları seslendirerek bir ilke imza atan sanatçı Türkiye’de çeşitli operaların yanı sıra Fazıl Say’ın Nazım adlı eserinde de rol alarak büyük beğeni topladı. Şimdi ilk solo albümü Evde Yoklar ile karşımızda. Albüme adını veren şiir, Sivas’ta öldürülen şair Metin Altıok’a ait.
 Albümün adıyla başlayalım. Nasıl karar verdiniz “Evde Yoklar” olmasına?
            “Evde Yoklar” Metin Altıok’un çok sevdiğim bir şiiri. Cihan Sezer bu şiiri besteledi ve albümde yer aldı. Daha sonra bu eserin adını albümün başlığına taşımayı düşündüm. Değerli dostum, Altıok’un kızı Zeynep’e (Altıok Akatlı) de danıştım ve birlikte karar verdik Hatta Zeynep albümün bir nevi isim annesidir diyebiliriz.
“Ne zaman bir dosta gitsem evde yoklar”... Bu güzel şiir bundan böyle müziğiyle de zihnimizde yer edecek...  Albümde iyi besteler,  sağlam düzenlemeler ve iyi müzisyenler yer almış. Bu özen müziğe bakışınızı ortaya koysa da soralım... Kendi müziğini nasıl tanımlar Güvenç Dağüstün?
            Kendi müziğim derken bir şeyin altını çizelim. Şu ana kadar çok az beste yapabildim. Albümde de sözü ve müziği bana ait olan tek bir şarkı  var. Bir de Rimsky-Korsakov’un Şehrazat’ından iki tema üzerine yazdığım söz var. Dolayısıyla yorumcu yanımdan konuşmak daha doğru. Louis Armstrong’un “İki tür müzik vardır; iyi müzik ve kötü müzik” tanımına tamamen katılıyorum. Dinlediğim ve yaptığım müzikte de bu motto yol gösteriyor bana. Çok farklı tarzlardan beslenebiliyorum. Umarım ileride “yazma” konusunda da ivme kazanırım.
            Albümde daha önceden bildiğimiz Gel Ey Seher, Kimse Bilmez gibi şarkılara da yer vermişsiniz. Nasıl seçtiniz bu şarkıları? Bir de eser sahipleri yorumunuzu, yeni düzenlemeleri nasıl buldular?
“Gel Ey Seher” eski Azerbaycan Kültür Bakanı Polat Bülbüloğlu’nun 1969 yılında yazdığı bir eser. Ben bu şarkıyı yıllardır söylerim ve çok seviyorum. Polat Bey ile birkaç yıl önce gittiğim bir Moskova turnesinde tanıştım. Fazıl Say’ın Nazım Oratoryosu’nda beni canlı izlemişti böylece. Bu şarkıyı seslendirmek için de izin almıştım. Yıllar sonra albümde yerini aldı. “Kimse Bilmez” ise Mehmet Güreli’nin çok sevdiğim bir bestesi. Ömer Hayyam’ın dizeleri. Çokça söylendi aslında ama ben yine de bu şarkıdan vazgeçemedim. Her iki değerli sanatçıdan da güzel övgüler aldım. 
Babanız Yusuf Dağüstün’le yaptığınız düet de çok etkileyici:  “Bin Cefalar Etsen Almam Üstüme”. Yeteneğiniz babanızdan miras diyebiliriz sanırım.
            Babamın 1977 yılında yaptığı bir plak var. Bu türküyü de o plakta seslendirmiş. Cihan Sezer bu kaydı aldı elden geçirdi. Üzerine çok güzel öğeler ekledi. Bunlardan biri de balaban solosunu çalan Azeri sanatçı Alihan Samedov. Daha sonra ben girdim stüdyoya. Böylece 1999 yılında kaybettiğim babamla düet yapmış oldum. Bunun hissettirdiklerinin tarifi zor. Cihan’a büyük teşekkür borçluyum.
Bu saydıklarımız dışında ise altı yeni şarkı var. “Sevdanın Yolları”nın klibinde bir araya gelen tanıdık yüzler izleyenler için hoş bir sürpriz olmuş .  Bu arada Ellerin” adlı şarkı ise  yurtdışında bir albüme seçilmiş duyduğuma göre?
            Evet. Sözü ve müziği Cihan Sezer’e ait bu parça Lola’s World Records tarafından hazırlanan Made in Turkey Vol.6’da yer acak. Bu şarkıya aynı zamanda Fransızca sözler yazıldı. Yakında kaydedeceğiz ve Fransa için bir single olması projemiz var.
            Başka projeler de var mı? 
Projeden bol ne var! Öncelikle albümün konserlerine ağırlık vermek istiyorum. Bunun dışında ise Akustikhane programının yapımcısı ve sunucusu Zafer Yılmaz ile bir televizyon programı projemiz var. Üzerinde çalışıyoruz. En heyecan vericisi ise Fazıl Say’ın bestelemekte olduğu “Sivas 93” adlı operada Behçet Aysan rolünü oynayacak olmam. 2014 yılında izleyicisiyle buluşacak bu eser.


http://www.guvencdagustun.com.tr

Sevdanın Yolları Klibi için tıklayınız....



Cumhuriyet Ankara, Nisan 2012 (uzun metin)
Fotoğraf: Fırat Erez