23 Mayıs 2012 Çarşamba

SESLİ DEFTER: SİBEL KÖSE: "Müziğin sanattan çok maddiyatla değerlendirilmesine üzülüyorum"


Sibel Köse/C-Teoman Cimit/Yüzkumbarası Projesi




Müziğin sanattan çok maddiyatla değerlendirilmesine üzülüyorum… 

Ankaralı Sibel Köse, ODTÜ Mimarlık eğitimi aldığı 80’li yıllarda caz söylemeye başladı. 20 yıldır Türkiye’yi dünyaya tanıtıyor.  Türkiye’de çıkacak albümü için Türkçe sözler karaladığını söyleyen şarkıcı, mesleğinin yan etkisini “Benim için en önemli olan duygudur. Şarkılarla sürekli duygunu kurcalıyorsun ve gündelik yaşamda da bunu bırakamıyorsun” diyerek tanımlıyor.

Cazla tanışmanız nasıl oldu?
Okul yıllarında TED Ankara Koleji’nde koroda ve Amerikan Folk grubunda söylüyordum. Radyodaki programları takip eder, şarkıları ezberlerdim. Ablam Deprem Araştırma Bölge Müdürlüğü'nde çalışıyordu, daha sonraları hocam olan Josef Kubin’le Doğu'da bir yere gitmişlerdi. Orada kasetler karışmış, eve  Ella Fitzgerald’ın bir kaseti geldi ve dinlemeye başladım. Sırf scat (vokalistlerin anlamsız heceler kullanarak yaptıkları bir doğaçlama tekniği) bir parça olan Airmail Special’ı duyunca “Ne yapıyor bu kadın!” diye çıldırdım. Defalarca dinledim şarkıyı. Sonra caz parçalarına, şarkıcılara merak saldım. Kuğulu Pasajında plakları kasete çeken Archives adlı bir dükkân vardı. Keşfettiğim müzikleri onlara buldururdum. Beni görünce "eyvah yine geldi" diyorlardı belki de.
Şarkıcı olmaya çocukken karar vermiştiniz demek?
Aslında tiyatrocu olmak istiyordum. Lise yıllarında Carson McCullers'ın The Member of the Wedding adlı oyununda oynadım. İlk defa siyahi bir karakterin önemli bir rolde olması açısından çok önemliymiş meğer bu oyun, sonradan öğrendim. O zenci dadı rolünde bir şarkı  söylemiştim. Sonra ODTÜ Mimarlık Bölümünü kazandım. Bir yandan tiyatro devam etti, bir yandan Merve Erdal ile birlikte Mehmet Kütükçüoğlu'nun kurmuş olduğu grupta söylemeye başladık. Erdal ve Metin Paksoy, Tevfik Bultan, Sertaç ve İhsan Akyüz bu grupta yer alan müzisyen arkadaşlarım. 1986-87 yıllarıydı, Tuna Abi'yi (Ötenel) dinlemeye gidiyorduk. Zamanla onların grubuyla da söylemeye başladım. Sonra Janusz Szprot geldi. Polonyalı cazcılarla konserler, seminerler düzenlediler. Janusz beni Polonya'ya bir yaz okuluna çağırdı. 1.Körfez Savaşı günleriydi. Daha sonra tekrar gittim ve orada bir yarışma kazandım, festivallere gittim, buraya gelen orkestralarla çaldım, albümler kaydettik. O günden sonra hep gidip geldim. 
90’larda Ankara’da kimler vardı?
Tuna Ötenel, Murat Ulus, Tamer Sağlam, Yahya Dai, Zafer Gerdanlı, Alper Yılmaz, Canan Aykent, Kamil Erdem, Tuluğ Tırpan, Janusz Szprot, Murat Arkan, Nusret Gürs beraber yıllarca muzik yaptığımız arkadaşlarım, özellikle Mimarlar Derneği’nde uzun süre çaldık. Eren-Murat Artu ve Alageyik-Emin Mahir Balcıoğlu’nun başlattığı Mimarlar Derneği Lokali bu anlamda caz müziğine kucak açmış oldu uzun yıllar. Mahmut Yalay ve Çağlayan Yıldız bir dönem Ankara’daydılar. Durul Gence konserlerinin yanısıra üniversite ve kültür merkezlerinde caz üzerine sunumlar da yapardı sık sık. Askerliği döneminde İmer Demirer ve Ayşe Gencer de Ankara’da oldular. Bilkent’teki seminerlerde Sarp Maden, Cengiz Baysal’la ilk kez beraber söyledim. Alpay’ın mekanı Karpiç’te de  Hakan Caneroğlu, H.Barış Kıratlı, Gökhan Somel, Bilgehan Erten, Bahadır Şener, Teoman gibi pek çok değerli müzisyen yer alırdı, Volkan Öktem’le orada tanıştık örneğin, daha sonra İstanbul’da farklı projelerde beraber çaldık. Benim de bir dönem solistliğini yaptığım Mezzoforte, Kamil Erdem’in kurmuş olduğu Asiaminor şu anda aklıma gelen gruplar. Eylül Bar, Karpiç, Mimarlar Derneği, Jubilee, Gece Bar, Manhattan, Replik, Barduck, A Bar, Siyah Beyaz, Beyaz Ev, Sting, Tenedos o dönemin kimi hala devam eden ve müzik yapılan mekanlarıydı. Ersun Çavuşoğlu, Çetin ve Yasemin kendi gruplarıyla sahne alırlardı. Blues ve rock müzik yapan gruplardan Süleyman Bağcıoğlu Blues Band, Cemal Abi ve Mustafa Hadi Dedi, Mehmet Acet ve grubu, Anonim yine o dönem çalan gruplardandı. Gürol Ağırbaş’ın Bas Şarkıları albümünün ilk  prova ve konserleri Ankara’da olmuştu Cem Aksel, Vural Şerifoğlu, Ozan Doğulu bu projede yer aldılar. Selçuk Sun da dönem dönem çalardı. Bazı yabancı sanatçılar da vardı Edi ve Dave, Joe Lee Wilson, Larry O'Neal gibi. Opera bünyesinde Ünal Algın’ın başlattığı Ankara Pop Grubu kuruldu, ben de solistliğini yapmıştım. Janusz Szprot’un girişimleriyle gerçekleşen Polonyalı ve Türk caz yıldızlarının yer aldığı Polonya Türk Caz Grubu yine o dönem içinde yer aldığım önemli organızasyonlardan. Tuna Ötenel, İmer Demirer, Neşet Ruacan, Okay Temiz gibi ülkemizin caz ustaları Jan Ptaszyn Wroblewski, Henryk Majewski, Andrzej Jagodzinski, Henryk Miskiewicz gibi Polonya cazının usta müzisyenleriyle biraraya geldiler bu projede. Yine aynı yıllarda kurulan Ankara Caz Derneği de pek çok önemli projeye imza attı ve şu anda her sene düzenlenmekte olan Ankara Caz Festivali gerek sanatçı gerek izleyici olarak katilmaktan gurur duyduşum uluslararası bir organizasyon. Bugün festivalin ve üniversite konserlerinin yanısıra  Cer Modern, Samm’s, Ruhi Bey ve Fige’de önemli caz performansları oluyor bildiğim kadarıyla.
Sizden başka kadın şarkıcı da yokmuş Ankara’da, zor olmuyor muydu?
Şarkıcı vardır da caz söyleyen pek yoktu. Zorluyordu bazen. Oldukça genç yaşlarda şarkı söylemeye başladım. Yaşça benden büyük, müzisyen abilerimle söylüyordum.  Bir yandan öğrencilik sürüyordu, sonrasında Sanart - Türkiye’de Görsel Sanatları Destekleme Derneği’nde yarı zamanlı çalıştım, aynı dönemde haftada üç gün, bazen aynı gece iki farklı mekanda şarkı söylüyordum. O dönem İstanbul’dan Nükhet Ruacan, Ayşe Gencer, Ayşegül Yelşilnil gelirlerdi bazen konserler için. Yıldız İbrahimova’nın Türkiye’ye geldiği dönem aynı zamanda. Nükhet Aruca varmış ben söylemeye başlamadan önce, 28 yaşında gencecik vefat etmiş ne yazık ki. Ne kadar değerli bir şarkıcı olduğunu daha sonra dinlediğim kayıtlarından biliyorum. Önder Focan’la söylemeye başlamıştım zaman zaman İstanbul’da. 1997 yılının sonlarına doğru sevgili dostum Ajlan’ın da desteğiyle yavaş yavaş İstanbul’a taşındım. 

Yurtdışındaki atmosferi de iyi bilen bir caz şarkıcısı olarak Türkiye’de cazcı olmak nasıl?
Yurt dışında, eğer öyle bir önyargı olsa bile performansınızın ardından bunu kırabiliyorsunuz. Dünyanın değişik yerlerinde farklı organizasyonlar içerisinde yer aldım. Dünya çapında çok değerli müzisyenlerimiz var ve kendi ülkelerinde "bizim oğlan" muamelesi gördüklerini düşünüyorum. Örneğin buraya konsere gelen yabancı müzisyenlerin, konser sonrası jam session’ın ardından piyanonun başında Tuna Ötenel’den o gece çalınan herhangi bir caz standardının akorlarını izlemelerine kaç kez şahit oldum. Cazdan bihaber insanların söz sahibi olduğu durumlara canm sıkılıyor, müziğin sanattan ya da maneviyattan çok maddiyatla  değerlendirildiğini gördüğümde üzülüyorum. ‘Ne iş yapıyorsunuz’ diye sorduklarında ‘caz söylüyorum’ cevabı, sorana da bana da eğlenceli anlar yaşatıyor kimi zaman, örneği az çünkü.
Cazcılar yetiştiriyorsunuz, atölyeler düzenliyorsunuz. Neler öğütlersiniz gençlere?
Yıllardır şarkı söylediğim yolda arayıp bulduklarımı ilgilenen arkadaşlarımla paylaşmak heyecan veriyor ama eğer benzer bir yola çıkmamışlarsa bu deneyim çok da kolaylıkla aktarılamıyor. Eskiden bir şarkıyı öğrenmek için bir kaseti defalarca dinlerdik ama o şarkı öyle sağlam yerleşirdi ki. Teknoloji güzel fakat her şey çok hızlanıyor, işin romantizmi kaçıyor. Bu tabii şarkı söyleyenleri de etkiliyor. Atölyemizde caz standartlarını söylüyoruz. 3 hafta sonra daha kendinden hiçbirşey katmadan “ben sıkıldım bu şarkıdan” diyebiliyor bazı arkadaşlarım. Bu henüz tanışmadığınız birinden sıkılmaya benziyor bana göre. Benim 20 yıldır söylediğim ve her seferinde benim için yeniden ve bazen yeni ifadeler bulan şarkılar var. 100 yıldır söyleniyor, çalınıyor bu şarkılar.  Bir de müzisyeni eşlikçi olarak görmek, kendini önde ve solist olarak hissetmek, caza popüler kültürden sızan etkiler sanırım. Oysa caz, şarkıcıdan daha çok enstrümantist müziğidir. Bu nedenle de şarkıcılar da olabildiğince müzsiyen olmalılar. Kendim için de atölyeye katılan arkadaşlarım için de bu yönde ilerlemeye gayret ediyorum.
Festivalleri nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’de birkaç büyük festival var. Onlar da doğaları gereği büyük şehirlerde ve yıldızlara odaklı. Daha farklı organizasyonlar da olmalı. Geçtiğimiz kısa dönemde gerçekleştirilen Kapadokya Caz Günleri, Alaçatı Jazz Rüzgarı benim de içinde yer aldığım keyifli organizasyonlar oldu. Farklı mekan kalitesi ve ruha sahip yerlerde böyle organizasyonlar olması çok güzel ve Türkiye bunun için adeta bir cennet. Konserler, atölyeler sadece salonlara sıkışmamalı. Küçük ölçekli organizasyonlarda müzisyenler ve dinleyici daha çok iç içe geçiyor. İşte o zaman müzik yaşama karışıyor. Usta ve amatör müzisyenlerin yan yana gelmesi en güzel atölye çalışmasıdır. 

23 Mayıs 2012, Cumhuriyet Ankara (uzun versiyon)
*
















Biraz da  Sibel Köse dinleyelim...


Beşik
Sibel Köse



















Sibel Kose (Vocal) Tuna Otenel (Piano-A.Sax) Kamil Erdem (E.Bass) Cem Aksel (Drums)
19 Nisan 2007 Konya



5 Mayıs 2012 Cumartesi

SESLİ DEFTER: Fotoğrafçı Nadir Buçan: “Konvansiyonel fotoğrafı sayısaldan daha değerli buluyorum”.


Nadir Buçan: “Konvansiyonel fotoğrafı sayısaldan daha değerli buluyorum”.


Fotoğrafçı Nadir Buçan, Ankara İlef mezunu. Ankara’dan Van Yüzüncü yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim görevlisi olunca ayrılan Buçan, Van depremi öncesinde çektiği fotoğraflardan oluşan “Benim Gördüğüm Van Şimdi Yerle Bir” adlı sergisiyle yeniden kentimizde. Nadir Buçan bize fotoğrafa bakışını ve Van’ın objektifinde bıraktığı izleri anlattı.     
           
Nasıl başladınız fotoğraf çekmeye?
İLEF (Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) öğrencisiyken almış olduğum Temel Fotoğraf dersi sayesinde fotoğraf çekmeye başladım. Sanırım 1999 yılıydı. Ayrıca okuldaki fotoğraf atölyesinde değerli hocalarım Atila Cangır ve Hatice Kurt’la birlikte çalışma şansına sahip oldum. Sayısal fotoğrafın henüz egemenliğini ilan etmediği bir dönemdi. Film kullanıyordum ve banyodan baskıya kadar fotoğrafın her aşamasında bulunuyordum. Karanlık odada agrandizörde pozlanmış fotoğrafın solüsyon içinde yavaş yavaş oluşumuna şahit olmak büyüleyici bir deneyimdi benim için.
Telefonlar, dijital kameralar, sosyal medyadaki fotoğraf kullanımları derken, teknoloji fotoğrafla ilişkimizi değiştiriyor sanki. Bu değişim fotoğrafın sanatsal değerini yıpratan bir şey mi?
Ben fotoğraf çekmeye bir analog makineyle başladım. Filmlerin banyosunu ve baskısını kendim yapıyordum. O zamanlar bir fotoğraf için daha fazla zaman ve emek harcıyorduk. Karanlıkodaya sabah girer akşam çıkardım. Bu da o fotoğrafın değerini arttıran bir durumdu. Bir iş için ne kadar çok emek harcıyorsanız o iş o kadar değerlidir. Bir de film kullanırken çekebileceğiniz kare sayısının sınırlı olması sizi daha dikkatli ve seçici olmaya itiyordu. Şimdilerde ise adeta makineli tüfek kullanır gibi çekimler yapıyoruz. Konvansiyonel fotoğrafı sayısaldan daha değerli buluyorum.
Kendi fotoğrafçılık anlayışınızı nasıl tanımlarsınız?
Belgesel fotoğraf diyebiliriz. Daha çok insan fotoğrafları çekiyorum. Tabii önce onlarla vakit geçirmeye ve onları dinlemeye özen gösteriyorum. Kısacası önce arkadaşlık kuruyorum. Çoğu kez uzun soluklu bir ilişki gelişiyor. Çekim bittikten sonra da onlarla görüşmeye, fotoğrafları kendileriyle paylaşmaya çalışıyorum.
            Bir fotoğrafçı için Ankara’dan sonra Van’da olmak nasıl bir deneyim?
Yaklaşık bir buçuk yıldır Van'da yaşıyorum ve burada bulunduğum süreyi bir fotoğraf projesi olarak görüyorum. Van Türkiye'nin en güzel illerinden biri. Gölü, adaları, dağları, kaleleri, kiliseleri, güzel gözlü kedileri ve insanıyla bir fotoğrafçı için bulunmaz bir nimet. Görselliği olan bir şehir Van. Urartular şehre Tuşba adını vermişler. Tuşba 'güneş şehri' anlamına geliyor. Burada güneş yüzünü hiç eksik etmiyor. Midyat - Van arasını bir ayda yürüyerek kateden göçer kadınlar, savaş nedeniyle yurtlarından koparılan Kırgızlar, kerpiç bakkal dükkânı, Altınsaç koyu, Göründü Yaylası'ndaki berivanlar, ıssız Ermeni köyü Ağın, yabani atlar, çobanların ıssız yalnızlığı. Hepsi de benim için daha önce karşılaşmadığım deneyimlerdi ve hepsini fotoğrafa borçluyum.
Depremle gelen yıkıma tanıklık nasıl etkiledi sizi, çalışmalarınızı?
Sergideki fotoğrafların tamamına yakını deprem öncesinde çekildi. Deprem sonrası Van'ı öğrencilerimle birlikte bir belgesel filmle anlatmayı tercih ettik. Bu proje öğrencilerim için de ilk ciddi çalışma. Geçen yıl öğrendikleri şeyleri bu proje sayesinde uygulama şansına sahip oldular. Şu an belgeselin postprodüksiyon aşamasındayız. Otuz saniye içinde her şey değişti. İnsanlar evlerini kaybetti. Van bir süre hayalet şehir görünümündeydi. Havaların ısınmasıyla şehre dönüşler başladı. Yaşam konteyner kentlerde ve çadırlarda devam ediyor.

Van fotoğraflarınız, fotoğrafın sanatsal değerinin yanı sıra belgesel değerini de ön plana çıkarıyor.
            Kesinlikle. Sergideki fotoğraflardan biri tarihi bir minarenin tepesindeki çocuklar… Artık oraya çıkmak pek mümkün olmayacak. Bir de ilk depremden bir gün önce çektiğim fakat bu sergide kullanmadığım bir fotoğraf var. Depremle yerle bir olan Alaköy'ün eski PTT binası… Depremden üç ay sonra oraya tekrar gittiğimde bina yerinde yoktu. Bence bu fotoğraflar deprem öncesini yansıtan birer belge niteliği kazandı.
Sergiyle ilgili eklemek istedikleriniz?
Aslında bu sergiyi bir kaç yıl sonra açmayı planlıyordum. Fakat yaşanan deprem bu tarihi öne çekti. Fotoğrafları tek başıma seçmemeye özen gösterdim. Arkadaşlarımın ve hocalarımın eleştirilerini dikkate aldım. İlk sergi 7 Mart'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde açılmıştı. Ankara’daki sergimiz ise 2 Mayıs- 12 Mayıs tarihleri arasında A. Ü. İLEF-Ahmet Taner Kışlalı Sanatevi'nde gezilebilecek.

Uzun metin.
Cumhuriyet Ankara 5.5.2012

SESLİ DEFTER: GÜVENÇ DAĞÜSTÜN


Güvenç Dağüstün: “İki tür müzik vardır: iyi müzik ve kötü müzik” tanımına tamamen katılıyorum”.

Güvenç Dağüstün Ankara Devlet Operasının en genç sanatçısıydı. Kariyerini Viyana’da sürdürdü.  Carl Orff’un Carmina Burana eserinde hem bariton hem kontrtenor soloları seslendirerek bir ilke imza atan sanatçı Türkiye’de çeşitli operaların yanı sıra Fazıl Say’ın Nazım adlı eserinde de rol alarak büyük beğeni topladı. Şimdi ilk solo albümü Evde Yoklar ile karşımızda. Albüme adını veren şiir, Sivas’ta öldürülen şair Metin Altıok’a ait.
 Albümün adıyla başlayalım. Nasıl karar verdiniz “Evde Yoklar” olmasına?
            “Evde Yoklar” Metin Altıok’un çok sevdiğim bir şiiri. Cihan Sezer bu şiiri besteledi ve albümde yer aldı. Daha sonra bu eserin adını albümün başlığına taşımayı düşündüm. Değerli dostum, Altıok’un kızı Zeynep’e (Altıok Akatlı) de danıştım ve birlikte karar verdik Hatta Zeynep albümün bir nevi isim annesidir diyebiliriz.
“Ne zaman bir dosta gitsem evde yoklar”... Bu güzel şiir bundan böyle müziğiyle de zihnimizde yer edecek...  Albümde iyi besteler,  sağlam düzenlemeler ve iyi müzisyenler yer almış. Bu özen müziğe bakışınızı ortaya koysa da soralım... Kendi müziğini nasıl tanımlar Güvenç Dağüstün?
            Kendi müziğim derken bir şeyin altını çizelim. Şu ana kadar çok az beste yapabildim. Albümde de sözü ve müziği bana ait olan tek bir şarkı  var. Bir de Rimsky-Korsakov’un Şehrazat’ından iki tema üzerine yazdığım söz var. Dolayısıyla yorumcu yanımdan konuşmak daha doğru. Louis Armstrong’un “İki tür müzik vardır; iyi müzik ve kötü müzik” tanımına tamamen katılıyorum. Dinlediğim ve yaptığım müzikte de bu motto yol gösteriyor bana. Çok farklı tarzlardan beslenebiliyorum. Umarım ileride “yazma” konusunda da ivme kazanırım.
            Albümde daha önceden bildiğimiz Gel Ey Seher, Kimse Bilmez gibi şarkılara da yer vermişsiniz. Nasıl seçtiniz bu şarkıları? Bir de eser sahipleri yorumunuzu, yeni düzenlemeleri nasıl buldular?
“Gel Ey Seher” eski Azerbaycan Kültür Bakanı Polat Bülbüloğlu’nun 1969 yılında yazdığı bir eser. Ben bu şarkıyı yıllardır söylerim ve çok seviyorum. Polat Bey ile birkaç yıl önce gittiğim bir Moskova turnesinde tanıştım. Fazıl Say’ın Nazım Oratoryosu’nda beni canlı izlemişti böylece. Bu şarkıyı seslendirmek için de izin almıştım. Yıllar sonra albümde yerini aldı. “Kimse Bilmez” ise Mehmet Güreli’nin çok sevdiğim bir bestesi. Ömer Hayyam’ın dizeleri. Çokça söylendi aslında ama ben yine de bu şarkıdan vazgeçemedim. Her iki değerli sanatçıdan da güzel övgüler aldım. 
Babanız Yusuf Dağüstün’le yaptığınız düet de çok etkileyici:  “Bin Cefalar Etsen Almam Üstüme”. Yeteneğiniz babanızdan miras diyebiliriz sanırım.
            Babamın 1977 yılında yaptığı bir plak var. Bu türküyü de o plakta seslendirmiş. Cihan Sezer bu kaydı aldı elden geçirdi. Üzerine çok güzel öğeler ekledi. Bunlardan biri de balaban solosunu çalan Azeri sanatçı Alihan Samedov. Daha sonra ben girdim stüdyoya. Böylece 1999 yılında kaybettiğim babamla düet yapmış oldum. Bunun hissettirdiklerinin tarifi zor. Cihan’a büyük teşekkür borçluyum.
Bu saydıklarımız dışında ise altı yeni şarkı var. “Sevdanın Yolları”nın klibinde bir araya gelen tanıdık yüzler izleyenler için hoş bir sürpriz olmuş .  Bu arada Ellerin” adlı şarkı ise  yurtdışında bir albüme seçilmiş duyduğuma göre?
            Evet. Sözü ve müziği Cihan Sezer’e ait bu parça Lola’s World Records tarafından hazırlanan Made in Turkey Vol.6’da yer acak. Bu şarkıya aynı zamanda Fransızca sözler yazıldı. Yakında kaydedeceğiz ve Fransa için bir single olması projemiz var.
            Başka projeler de var mı? 
Projeden bol ne var! Öncelikle albümün konserlerine ağırlık vermek istiyorum. Bunun dışında ise Akustikhane programının yapımcısı ve sunucusu Zafer Yılmaz ile bir televizyon programı projemiz var. Üzerinde çalışıyoruz. En heyecan vericisi ise Fazıl Say’ın bestelemekte olduğu “Sivas 93” adlı operada Behçet Aysan rolünü oynayacak olmam. 2014 yılında izleyicisiyle buluşacak bu eser.


http://www.guvencdagustun.com.tr

Sevdanın Yolları Klibi için tıklayınız....



Cumhuriyet Ankara, Nisan 2012 (uzun metin)
Fotoğraf: Fırat Erez

4 Nisan 2012 Çarşamba

SESLİ DEFTER: POLONYALI BİR ANKARALI...

Janusz Szprot: “Ankara benim için insanlarıyla varolan bir şehir…”

Besteci ve piyanist Janusz Szprot, Polonyalı bir Ankaralı. 20 yılı aşkın süredir kentimizde yaşıyor. 1990’lı yıllarda Bilkent Üniversitesinde başlattığı caz eğitiminden bu yana ülkemizde cazı yaşatmak ve yaygınlaştırmak için emek veriyor. Janusz Szprot’la “ikinci evim” dediği Ankara’da geçen yılları ve caza olan aşkını konuştuk.


Nasıl başladınız caz çalmaya?
Varşova Üniversitesinde müzikoloji okurken caz orkestrasında çalmaya başladım. İlk konseri Varşova’da öğrenci kulüplerinde, Gold Washboard Hot Jazz Company  olarak vermiştik. Klasik müzik çalmak için yaratılmış bir piyanist olmadığımı o zamanlar anladım.

Caza yönelme nedeniniz neydi?
Caz çalmak benim için kendini gerçekleştirmek, birey olmak, özgür olmak demekti. Cazcı olmak her şeyden önce kimseyi taklit etmeden çalmaktır. Emprovizasyon (doğaçlama) bu müzikte temel dayanaklardan biridir ve kimliğini ifade edebilme özgürlüğü sunar. Müzikte özgün ve özerk olabilmeyi sağlar. Müzikoloji okuduğum halde, 20 yılı aşkın süredir Bilkent Üniversitesinde müzik öğrettiğim halde, dinleyiciyle iletişim kurmak denince kullandığım müzikal dil her zaman caz oldu.

“İletişim” deyince cazda dinleyiciyle etkileşim de önemli demek ki.
Caz sürprizli bir müziktir. Müzisyenler “hikaye anlatıcıları” gibidir. Çaldıkları sololar onların “yolculuğu”dur. Dinleyici de bu bilinmez yolculuğa katılır. Caz, dinleyiciye tanımlı bir şey sunmaz. Her an her şey olabilir. Pop dinleyicisi her zaman beklediğini alır. Caz dinleyicisi ise beklediğinden ötesini... Diğer müzik türlerininkine kıyasla azdır, azınlıktır caz dinleyicisi.

Siz kimleri dinleyerek başladınız? Kimler esin kaynağı oldu?
Polonyalı cazcıları dinlerdim.  Amerikalı devler beni büyülemişti (Louis Armstrong, Duke Ellington, Fats Waller, Oscar Peterson, Charlie Parker, Miles Davis John Coltrane) Ama etkilendiklerim bu isimlerden ibaret değil elbette. Cazın güzelliği hiç tanınmadığınız müzisyenlerin bile doğaçlamaya dayalı performanslarıyla sizi büyüleyebilmesindedir. Nelerden ilham aldım derseniz, yalnızca caz değil, farklı müzik türleri de söz konusu. Ama ilk aklıma gelen büyükbabam Leon’dur. Leylak yaprağıyla Polonya halk şarkılarını öyle güzel çalardı ki! İlk müzik öğretmenimse babam Jan Szprot’tur. Bence müzisyen de bir hekim gibi, yaşamı boyunca yeniliğin peşinde olmalı. Bu yüzden her müzisyenden öğrenecek bir şey bulurum. Afrikalı kabilelerin müziği, Türk halk müziği sanatçıları, ney, kanun, saz çalanlar, bunun yanı sıra öğrenciler ve dinleyiciler ilham kaynağımdır.

Ankara’ya gelişiniz nasıl oldu?
Ankara’ya 1990’da Bilkent Üniversitesnde bir caz eğitimi programını hayata geçirmek üzere davet edilmem, 20 yılı aşan bir yaşantının vesilesi oldu. Burası artık benim ikinci evim. Ankara benim için insanlarıyla birlikte varolan bir şehir. Yoksa bir “yabancı” için daha cazip kentler de elbette vardır.
Ya kültüre aşinalığınız?
Onu sorarsanız, o gelmeden de oluşmaya başlamıştı. Yunus Emre’yi, Mevlana’yı Nazım Hikmet’i biliyordum. Aşık Veysel’i Dede Efendi’yi, Adnan Saygun’u keşfettim.  Ünlü  sanatçılarla tanıştım. Burada Sibel Köse’yi özellikle anmak isterim. Kendi ülkesinde tanındığından çok daha iyi tanınıyor yurt dışında. Aynı şeyi Kamil Erdem, Önder Focan, İlhan Erşahin, Tuna Ötenel, Aydın Esen ve yenilerden Meltem Ege için de söyleyebilirim.
Uzun yıllar süren bu deneyimle, Ankara’da cazın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geçmiş yıllar müzik açısından daha ümit vericiydi diyebilirim. Kariyer ve paradan çok müziğin kendisine değer veren açık fikirli insanlar vardı. Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın’ın katkıları önemlidir. Birçok projemize destek verdi. Caz müziğini destekleyen yönetimler sayesinde 1993’te Polonya-Türkiye Caz Oluşumu’nu hayata geçirmiştik. Birçok kentte iyi konserler verebilmiştik. Şimdi Bilkent’te müzik fakültesinde çalışmaya devam ediyorum ama ne yazık ki caz bölümü artık yok.  Eğitim sistemindeki aksaklıkların yanı sıra, alanda özellikle caz eğitmenliği konusunda yapılması gereken şeyler var. Birçok değerli müzisyen öğretmeyi bilmiyor, bilenler istihdam edilmiyor. Yine de öyle yetenekli gençler var ki, caz aşkına tüm bu talihsizlikleri aşabiliyor.
Biraz da projelerinizi anlatabilir misiniz?
Bilkent’te tam zamanlı çalışmanın yanı sıra aktif bir müzisyen olduğumu söyleyebilirim. "Young@Hearts", adlı bir grubumuz var. Düzenli olarak Kamil Erdem, Önder Focan, Yahya Dai, Cem Aksel ve Ferit Odman, Sibel Köse, Sarp Maden gibi konuk sanatçılarla çalıyoruz. Ankara’da  Murat Ulus ve Cem Aksel’le Ruhi Bey’de bir triomuz var. muhteşem şarkıcı Meltem Ege bizimle söylüyor.  aynı trio Samm's Bistro’da ise her Cuma farklı vokalistlerle çalıyor...


 FOTOĞRAF: TAŞDEMİR AŞAN
 YOUNG@HEARTS GRUBU (soldan sağa): Önder Focan, Cem Aksel, Kamil Erdem Yahya Dai ve Janusz Szprot

Cumhuriyet Ankara 04 Nisan 2012

27 Mart 2012 Salı

SESLİ DEFTER: Selva Erdener: "Birilerinin söylemesi Lazım!"


SESLİ DEFTER
Sevgican YAĞCI AKSEL
sevgicanyagci@gmail.com
 Cumhuriyet Ankara s. 2
27 Mart 2012




Opera sanatçısı Selva Erdener, çok iyi bestecilerimizin olduğunu söylüyor... 
‘Birilerinin söylemesi lazım!’



Ankaralı Opera Sanatçısı Selva Erdener, yurtdışında da başarılarıyla anılan bir soprano. Operanın yanı sıra kendi topraklarının müziğine de büyük emek veriyor. Şu sıralar “Medea” oyunu nedeniyle çoğunlukla yurtdışında bulunan Erdener’le müziğe bakışı ve yeni albümü “Düşlerimin Toprağı” üzerine söyleştik:

 Medea’dan başlayalım... Bu oyun için neden Türkiye’den bir soprano seçildi?
“Medea”nın dünya prömiyeri geçen yıl yapıldı. Bu yıl Belçika ve Hollanda’da temsiller veriyoruz. Doğulu özellikler taşıdığım için, Türk müziğinin komolarını, gırtlağını, özel namelerini duymak istedikleri için seçildim.





Bu deneyiminize dayanarak soruyorum, Türkiye’de opera sanatı Batı ülkeleriyle kıyaslandığında ne durumda?
Dünyadaki örneklerinden oldukça farklı. Bilet fiyatları bile yaklaşımı ortaya koyuyor. Bizde çok iyi sanatçılar var, potansiyelimiz yüksek ama sahne olanaklarımız, teknik olanaklarımız zayıf. Bütün dünyada opera devlet desteğiyle gelişen bir sanat dalıdır. Türkiye’de de devlet desteğinin yanı sıra özel sektörün de desteğine gereksinim var.




Operanın programlarına bakınca kendi bestecilerimizin eserlerini de fazla göremiyoruz, niçin?
Bunun yanıtı aslında bestecilerde saklı. Opera yazmak demek en az iki yıl çalışmak demek. Operanın çok bileşeni vardır, her besteci opera yazamaz. Besteciye kendisini teşvik edecek bir ortam sunulmalı ki senelerini bu işe verebilsin. Dünya sahnelerinde yüzyıllardır sahnelenen büyük eserler ancak ciddi desteklerle hayat bulabilmiştir. Bizde bestecilerin kendi kendine yazdıkları operalar bile oynanmıyor. Kırılmış hevesler, harcanan emek ve zaman nasıl telafi edilebilir?


Sen Sen Senve yeni albümünüz “Düşlerimin Toprağı”nda kendi müziğimize yönelmeniz, bunlara güzel bir yanıt sanki...
Aslında kendi müziğimize albüm sürecinde yönelmiş değilim. Müziğimizden hiç kopmadım. Bu aileden geliyor. Kulaklarımda olan müzikle, eğitimini aldığım Batı müziği arasındaki farklılığın çok özel bir kazanç olduğunu biliyorum. Çocukluğumda kulaklarıma yerleşen o büyü, o güzellik konservatuvara girdikten sonra da yaşasın istedim.


“Sen Sen Sen” böyle gerçekleşti sanki...
“Sen Sen Sen” geçmişin bir imzası oldu diyebilirim. Şanson, napoliten, lied diyorlar, bizim de türkülerimiz, şarkılarımız var. Çok iyi bestecilerimiz var. Birilerinin bu besteleri söylemesi lazım. Besteler yazıldıklarıyla kalmamalı, kaydedilmeli! Bu düşünceyle “Düşlerimin Toprağı”nda bizim bestecilerimizden eserler seçtik.

Düşlerimin Toprağı'nda İbrahim Yazıcı piyano çalmış, siz söylemişsiniz. Bu sadelik de albümün öne çıkan özelliklerinden. Albümde yer verdiğiniz besteciler ve diğer emeği geçenler kimler?

Eserler piyano-ses için yazıldı, uyarlandı. Başka enstrümanlara zenginleştirmeye kalkışmadık. İbrahim Yazıcı, Muammer Sun, Yalçın Tura, Babür Tongur, Cem İdiz, Turgay Erdener, Selman Ada, Gökhan Somel, Hasan Uçarsu bestelerini çalıp söyledik. İbrahim Yazıcı piyano çalmanın dışında da her şeye çok emek verdi. Turgay Erdener hep yanımdaydı. Erkin Onay kayıtlarımızı yaptı, Mezzosoprano Ferda Yetişer yorumuyla katkıda bulundu. Kalan Müzik projeye sahip çıktı.

 “Ada Sahilleri”ni özellikle seçmişsiniz değil mi?
Evet söylemek istedim. Bu şarkıyı çocukken kuzenlerimle beraber çok söylerdik. Annem de çok severdi. Bazen bazı şarkılara aşk duyuyorsun. Şarkının 1918 yorumlarını dinledim. Yunanca, Bulgarca Arapça, Osmanlı topraklarında söylendiği dillerde. Bir özgürlük şarkısı olduğunu öğrendim.

Fasıllardan bildiğimiz o neşeli halden oldukça farklı yorumlamışsınız...
Ben her zaman şarkıyı bana hissettirdiği gibi söylerim. Çok hüzünlü. Gidip de gelmeyen bir sevgiliyi anlatıyor. Ama bizim topraklarda hüzün neşeyle aşılır. “Acıyı bal eyleriz.” Şarkının neşeli halini de yadırgamamalı. Neşet Ertaş’ınVay Vay Dünya”sının sözlerine bak, bir de çalınışına bak!

Ne güzel bir saptama! Son olarak yeni projelerinizi sorsam?
20 Mayıs 2012’de, saat 20.00’de, “Selva Erdener&Turkuvaz Quartet” olarak Devlet Resim Heykel Müzesi Operet Sahnesi’nde konser vereceğiz. Bir aksilik olmazsa haziran sonu da yeni albüm için kayda gireceğiz. Yurtdışında Türkiye’den bir soprano olarak en büyük hedeflerimden biri şarkılarımızı oralarda da dinletmek, müziğimizi tanıtmak...



Fotoğraf: Onur ÖZMEN

19 Mart 2012 Pazartesi

SESLİ DEFTER: Murat Ulus: 2 gün caz, Ankara’ya az!


SESLİ DEFTER
Sevgican YAĞCI AKSEL
sevgicanyagci@gmail.com


Murat Ulus Ankara’da müziğin tarihini yazanlardan. Cazcı, basçı. Çok da güzel şarkı söylediğinden lakabı Ankaralı Frank Sinatra! Kendisiyle Ankara’da cazın altın yıllarını, caz müzisyeni olmanın giderek zorlaşan koşullarını konuştuk:

* 1960’larda Deneme Lisesi’nde öğrenciyken müziğe merak salmışsınız, nasıl başladınız gitar çalmaya?
O yıllarda Animals, Rolling Stones, Shadows, Paul Anka derken 1964’te bir İspanyol gitar aldım kendime. Mahallede duvarın üzerine oturup kızları tavlamak için yalan yanlış akorlar basarak çalmaya başladık. O zaman yalnızca radyo vardı, hemen her şeyi Müzik Pınarı’ndan öğrenirdik. Derken 45’likler, uzunçalarlar çıktı, filmler geldi. Shadows’u, Elvis Presley’i izlemeye başladık. Enstrüman filan yok, elektrikli amfi çok az, İspanyol gitara manyetik takardık. Lambalı AGA radyosunun arkasındaki fono çıkışa kablo bağlayıp gitar sesi çıkarmaya çalışırdık.
* Teknik olanakların azlığı, bu işlere verilen emeğe daha ayrı bir değer katmış sanki...
Övünmüyorum o halimizle ama evet çok emek verirdik. O yüzden değerini de biliyorduk. 1969 senesinde Hurşit Yenigün’le birlikte Aristokrat 4 Orkestrası’nı kurduğumuz yılları hatırlıyorum. Beatles’a bakardık, ne giymişlerse aynısını diktirirdik. Amerikan Pazarı’nda Avni ağabeyimizle özel çizme yaptırdık yıllarca. Yeni çıkan parçaları hemen çalmak isterdik. Örneğin “Sevgili Öğretmenim” filminde, Lulu’nun söylediği “To Sir, With Love”ı sinemada teybe kaydedip notalarını çıkarıp çaldığımızda dinleyenler hüngür hüngür ağlamıştı. Yokluklar içinde çok değerliydi sahip olduklarımız ve verdiğimiz emek.
* Kontrbasa ve caza geçişiniz nasıl oldu?
Yıllarca basgitar çaldım. Kontrbası son 25 yıldır çalıyorum. Cazla tanışmam 1970-1971 yılında Metin Gürel orkestrasında oldu. O caz için bir ekoldür. Tuna Ötenel’in de hocasıdır. Birçok ünlü cazcı onun okulunda yetişmiştir. 1975’ten sonra Emin Fındıkoğlu orkestrasıyla Norveç’e gittim. Çok iyi bir orkestraydı. Rahmetli Nükhet Aruca, Neşet Ruacan, Fatih Erkoç, Cankut Özgül’le beraber çalıştık, sonrasında Turan Eteke orkestrasıyla piyanist Aşkın Arsunan, şarkıcı Tayfun’la birlikte İsveç’te çaldık.
* Ankara’nın caz ortamı nasıldı bu dönemlerde?
O dönem Ankara’ya cazı tanıtan Erol Pekcan’dır. Çok iyi müzisyenlerle eski Ankara Oteli’nde 10-15 yıl çalıştılar. Orhan Sezener de Hava Kuvvetleri Bando grubuyla bir caz orkestrası kurup birçok konser verdi.
* O yıllarda cazdan para da kazanılıyormuş demek!
Elbette! 1976’da Murat 124’ümü 30 bin TL’ye ayda 2.140 TL taksitle almıştım. Bir depo benzin 20 TL’ydi. İsveç’ten döndüğümde gecede iki işte çalıp 340 TL alıyordum. Haftanın hemen her günü iş yapardık. Ama 1980 darbesi, her şey gibi müziği de vurdu, uzak durduğum malum müzik türleri doğdu. 1986’dan sonra Tuna Ötenel’le çalışmaya başladım. Cazla ilgili bildiklerim Tuna’dan edindiğim kazanımlardır. O sırada davulu Tamer Sağlam çalıyordu. Vefatından sonra İsviçre’den Melih Çetiner geldi, sonra Sibel Köse eklendi. Sibel ODTÜ’de öğrenciydi. Mimarlar Derneği’nde haftada 4 gün filan çalıyorduk. Ankara’nın ilk caz kulübü açıldığı zaman İsveç’ten tromboncu Elvan Aracı’yı getirmiştik uçakla. Demek ki iyi para kazanıyormuşuz. 1990’lı yıllarda hâlâ İstanbullu müzisyenler Ankara’da çalabiliyordu.
* Şu anda durum nasıl?
Her anlamda cazın en kötü yılları 2000’li yıllar bence. Şu anda özveriyle dışarıdan müzisyen çağıran tek mekân Samm’s Otel Bistro. Her cuma başka bir solistle çalıyoruz. Perşembe geceleri de Ruhi Bey’de piyanoda Janusz Szprot, davulda Cem Aksel, kontrbasta ben ve vokalde Meltem Ege sahne alıyoruz. Gördüğünüz gibi koca Ankara’da sadece 2 gece caz çalınıyor.
* Bu gerilemenin nedeni nedir?
Bu bir kültür politikasının sonucu. Toplumda ne görülmek isteniyorsa ona destek verilir. Şimdiki Altınpark’ın yerinde 1960’larda golf kulübü vardı. Dünyayı takip eden bir nesil vardı. Müzik zevkleri, yaşam zevkleri de ona göreydi. Artık başkentte de yalnızca yeni kültürün yoz müzikleri dinleniyor. TRT’de caz yayınları kaldırılıyor “Ülkede caz dinlenmiyor” diye. El insaf!

* Yayınlamadıkları bir müziğin dinlenmediğini saptamaları ilginç. Bu gidişin değişmesi için kimler elini taşın altına koymalı?
 Devletin caz eğitimine desteği gerekli. Müthiş gençler yetişiyor onlara burs sağlanabilir. Festivaller deseniz yerli müzisyenlere “Sponsorunuz var mı?” diye soruyorlar. Belediyelerden caz müziğine de sahip çıkmalarını rica ediyoruz.

  • Cumhuriyet Ankara 20 Mart 2012



  • 14 Mart 2012 Çarşamba

    SESLİ DEFTER -Yahya DAİ / Cumhuriyet Ankara Söyleşileri-Sevgi Can Yağcı Aksel


    Yahya Dai:  “12 Eylül oldu ve parasını ödediğim saksofonuma 27 Haziran 1981’e kadar kavuşamadım. Bugün her şeyi olan genç müzisyenlerin bizi anlamakta neden zorlandıklarını anlıyorum”.

    Yeni albümü Ümitvar Mavi ile caza ve yaşama dair ümitlerimizi tazeleyen Yahya Dai, Ankara’da caz müziğini yeşerten isimlerden.  Dai ile Ankara tarihine müzikli bir yolculuk yaptık.

    70’lere gidelim sizinle. Nasıl başladınız müziğe?
    70’ler benim 7-17 yaş aralığıma karşılık geliyor, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası orta dalga radyoda TRT3 yayınlarını dinlerken, blokflütle çaldıklarıma ek olarak radyoda duyduğum caz parçalarını çalmaya başlamıştım. Sonra saksofon ilgimi çekti. O dönem Ankara Motor Teknik Lisesinde okuyordum. 70’lerin o kaotik ortamında cazla ilgilenebilmek büyük bir lükstü, postu deldirmeden Bahçelievler’den Gazi’deki okuluma gidip gelebilmekten başka düşüncem yoktu. Caz eğitimi veren bir okul olmadığı gibi düzgün bir saksafon alabileceğiniz dükkân dahi yoktu. Almanya’dan sipariş ettiğim saksofon için yaklaşık 1,5 yıl bekledim. 12 Eylül oldu ve parasını ödediğim saksofonuma 27 Haziran 1981’e kadar kavuşamadım. Bugün her şeyi olan, hızla serpilen genç müzisyenlerin bizi anlamakta neden zorlandıklarını gayet iyi anlıyorum.

    12 Eylül  yeni bir müzik kültürü oluşturdu. Caz müziği bundan nasıl etkilendi? 
    1980’lerin başında bugünkü içinden çıkılması güç koşulların tohumlarının ekildiğinin çoğumuz farkında değildik. Dış borç karşılığı memlekete giren sıcak para ve yeni palazlanan 1980 sonrası zenginlerinin eğlenme arzuları ile coşan gece hayatı kaderin cilvesine bakın ki, biz caz müziği çalmaya çalışan bir avuç genç müzisyene bir fırsat oldu. Şehrin mutena semtlerinde hızla çoğalan mekânlarda giderek daha çok Caz talep ediliyordu. Caz, Batılı bir değer olarak bir tüketim unsuru haline gelivermişti. Miles Davis gibi büyük sanatçıların çektikleri düşününce ne büyük bir ironi! Anadolu’nun göbeğinde Caz yeni elitin popüleriydi.

    1998’de İstanbul’a taşındınız, niçin?  
    Bu yüksek sosyete ve Caz modası 90’ların başından sonra hız kesti. Artık ekonomik kriz vardı. Pek çok değerli müzisyen şehirden göç etti. O dönem bizler festival izlemeye İstanbul’a zar zor giderken İstanbul’dan caz grupları Ankara’ya çalmaya gelirdi. Neşet Ruacan-İmer Demirer-Ali Perret-Selim Selçuk-Cem Aksel ile tanışmam böyle oldu. 1998’de İstanbul’a taşındım ama İstanbul’a gönüllü gelmiş biri değildim. Şehrin kültürüne uyum sağlamam kabaca 5-6 yılımı aldı.

    Ümitvar Mavi, bu deneyimin birikimiyle hazırladığınız bir albüm. Neden ümitvar, neden mavi?
    Ümitvar olmakta giderek daha çok zorlandığımız için “Ümitvar” olmaya pozitif ayrımcılık yaptım diyelim. Aslında Ümitvar Mavi benim çok sevdiğim, o tertemiz, huzurlu Datça kıyılarındaki denizin açık bir tonuna verdiğim isim. Albüm adı olarak da anlamlı ve doğru mesajı taşıyacağını düşündüm.

    Waltz for Ötenel  adlı parçanız dikkatimi çekti. Tuna Ötenel’in Sizin için anlamı büyük olsa gerek.
    Ankara’da olmamın belki de en büyük şansıydı Tuna abi. Biraz caz çalabiliyorsam onunla birlikte çalışmama borçluyum şüphesiz.

    Ankara birçok büyük cazcı yetiştirmiş değil mi?
    Konsantre olmak için harika bir yerdi benim eski güzel Ankaram. 1960’lardan 90’lara çok müzisyen yetiştirdi. Belki o dönem İstanbul’a göre uygun ortam sunuyordu. Günlük küçük hedefler peşinde koşmayan, daha idealist insanların beşiğiydi sanki.

    Bu değişim biraz Ankara’dan uzak kalmanıza neden olmuş sanki? Oysa dinleyici sizi özlüyor.
    Ülkede ciddi bütçeli sanat organizasyonu sayısı pek iç açıcı değil. Yerli caz grupları hak ettikleri koşulların çok altında varlık göstermeye zorlanıyorlar. Caz festivallerinin müzik ve müzisyenlere destek olması beklenirken biz müzisyenlerden özveri beklemekteler. Çoğumuz için Ankara Caz Derneği Ankara’dan uzak kalmamıza sebep oldu diyebilirim. Ankara’da Caz çalınabilen yeni mekânların haberi kulağıma geliyor ama bütçeler öyle komik hale geldi ki yol masraflarımızı karşılamak bile bir külfet. Eski Ankara dinleyicisine kavuşmak güzel bir hediye olurdu…

    Cumhuriyet Ankara, 13 Mart 2012