Balonlardan korkarım. Patlar. Söner. En iyi ihtimalle elinden kaçıp gider.
Çocukken aniden yoluna çıkar, gözlerin parlar. Parasızlık çeken baban, o iştahlı bakışlarını görüp üzülmesin diye yüzünü çevirip yoluna devam edersin.
Doğumgününde sonsuza kadar seninle kalacağını sandığın bir balonun olur nihayet ama arkadaşlarından biri canı öyle istediğinden, onu patlatıverir. Seni üzdüğü için gözlerinde ağırladığı hazzı ve kendi gözlerinden kaçıp giden gözyaşını hatırlarsın. Nefes almadığını bildiğin halde balonunun canını yaktıkları için ağlarsın. Onu senden koparttıkları, yok ettikleri için. Bu, kayıpların insanı buluşlara yönelttiğine dair ilk dersindir, yerlere saçılan balon parçalarından minik dudak balonları yapmayı bu sayede keşfedersin. Parçaların bütünlerden küçük ama onlardan daha fazla ettiğini öğrenirsin; ufak ufak, türlü türlü, daha fazla sevmeyi. "Yadigar" sözcüğü hazinene eklenir. Balonundan arta kalan baloncukları kalem kutunda saklarsın. Kalem kutuları çocukların en değerli hazinesidir. Kokusunu sevip yarısını kemirdiğin silgi ile orada kucaklaşır dudak balonları, kokular birbirine bu sığınakta karışır.
Kocaman olmuşsundur, kalemkutun bile kalmamıştır hayatta, miniminnacık bir çocuğun elinde, belli ki hiç oynamadığı, para kazanmak için tüketmeye can attığı balonlar görürsün, için burkulur. Senin cennetin olan çocukluk onun büyür büyümez kurtulacağını sandığı bir cehennemdir. Yüzünü çevirir, görmezden gelirsin kırmızı alevleri.
Yüreğin gökyüzü gibidir. Balonları her zaman kendine çeker. Davetkârdır,vaatkârdır, parçalı bulutludur mavisi. Ve balonlar şişirdiğin, söndürdüğün, patlattığın, ellerinden kaçıp giden sözcüklerindir. Sözcükler her mevsime, her zamana aittir. Balon görünce heyecanlanan ufaklık da, balon satan çocuk da, balonunu patlatan acımasız çocukluk arkadaşın da, o çocuktan balon alacak parası olmayan baba da bu sözcüklerle, göğe seslenir. Sözcükler balonlar kadar kırılgan, onlar kadar sağlam ve plastiktir. Ama öğrenmişsindir, plastikler de balonlar gibi gerçektir.
Bülent Ortaçgil müzikte 40 yılı geride bıraktı. Bu süre boyunca Türkiye’nin
tarihi belki de defalarca baştan yazıldı. Ortaçgil tarihimize yalnızca
tanıklık etmedi; müziğiyle orada kendisine kalıcı bir yer de açtı.
Bülent Ortaçgil’le müzikten siyasete yaşam serüvenini ve bu serüvenin sahne arkası olarak da 89 yaşındaki Cumhuriyetimizi konuştuk.
Rotanız “denize doğru” ama biz hareket durağından, Ankara’dan başlasak?Ankara benim için belli bir yaşa kadar son derece önemli. Orada doğdum, ilkokul 3’e kadar Anafartalar İlkokulu’nda okudum. Çocukluğum Ulus’ta geçti. Üç katlı kâgir bir evde. O evdeki “tahtaboş”
daha sonra Değirmenler'de kullanılmıştır. Dedem suyun öte tarafından
gelmedir. Sanıyorum Balkan Savaşı sırasında yer değiştirme ile gelmiş ve
bu ev tahsis edilmiş. Üst katta anneannemle dedem, orta katta biz, alt
katta akrabalar, taşlıktaki müştemilatta dedemin kız kardeşi otururdu.
Anlaşılan bir arada yaşamak aileyi koruma mekanizmasıydı.
Nasıl ayrıldınız Ankara’dan?9 yaşındayken, askeri tıp doktoru olan babamın görevi gereği ABD’ye gittik. 1 yıl sonra döndük. Dönüşün benim açımdan önemi Türkiye’ye
yapılan ilk jet seferiyle yolculuk etmekti. Giderken pervaneliyle 26
saat filan uçmuştuk. Uçak korkum ondandır. Sonra babam tayin oldu;
İstanbullu olduk. Deniz giderek daha büyük bir keyif olmaya başladı. Son
yıllarda hayatıma bir de Bozburun girdi.
Son albümünüz Sen de deniz temalı…Evet her şey denizle özdeşleşiyor, deniz yoluyla
anlatılıyor. Bozburun’da denizle iç içe yaşıyoruz. Nasıl tarif etsem
sana; az elementli bir yaşantı, çok değişken yok, kocaman bir deniz var,
çok büyük bir panoramadan ona bakıyorum. 15 kilometre öteyi görüyorum.
Bozburun’da hiçbir şey yapmam ama günün nasıl geçtiğini de bilmem.
“Hiçbir şey yapmam” derken ne çok şey birikmiş. Artık açıkça nasihatler bile veriyor Ortaçgil şarkıları...Nasihat verecek yaşa geldim; hayat birikimim oldu
demek ki. Aslında insan yönlendiren, insan şekillendirmeyi becerebilen
biri değilimdir.
“Yönlendirme” deyince müzik güçlü bir politika aracı olabiliyor. Müziğinizde politika nerede duruyor?Burası çok çözülmüş, çok berrak bir alan değil benim
hayatımda. Apolitik insan olmaz. Sanatta da kafandaki dünyayı algılama
özetine göre üretirsin. Ancak sanatın tamamen bir güncel politika
eleştirisi ya da politik bir güç olarak kullanılması bana hiçbir zaman
sevimli gelmemiştir. Bunu estetik olarak yüksek seviyede yapanlar
elbette var. Ben söylemek istediklerimi kendi sözlerimle anlatmayı
tercih ettim. Sosyal gerçekçiliğin dayatmalarına da inanmadım; doğru
müzik tariflerine de, “şartların gerektirdiği sanat” lafına da. Müzikte devrimcilik notalarda aranmalı.
Yıllardır aynı ekiple çalıyorsunuz. Nasıl başardınız bunu?Çevrem mümkün olduğunca değişmesin isterim. Çocuklar
benim arkadaşım, kardeşim ama haddinden fazla beraber olmayız. Bu
başarıda benim payımı soruyorsan Türkiye’deki en demokrat insanlardan biri olmamdır.
Peki toplum olarak demokrasiyle aramız nasıl?Bence Türkiye bu işi çok içselleştiremedi. Devrimi
yapanlar devrim öncesi koşullarda yetiştiler. İnsanlar, kendi içinde
devrim yapmazsa, devrimin değiştirdiği dünyalar toplum tarafından
benimsenmiyor. Geçenlerde Selahattin Duman Türkiye’deki okuma seviyesi için 1+1+1 demiş. Toplumda uçurum var. Olaylara aynı bakmak, Cumhuriyeti aynı biçimde anlamak, müziği aynışekilde duymak mümkün değil.
4+4+4 sizce bu uçuruma çare olabilir mi ?Türkiye’de her şey intikam hesabına göre gerçekleştiriliyor. Bu formül de öyle. “Önce siz yaptınız, şimdi biz yapacağız” anlayışı keskin ve yıkıcı. Ama ayrıntılarıyla bilmiyorum. Şunu söylememe izin ver; Türkiye’de herkes her işin uzmanı oldu. Ciddi bir dezenformasyon var. Herkes fikrini söylesin ama Uğur Mumcu’nun dediği gibi, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar”
kanaat önderi olmasın. Her tepkinin karşı tepkisi de olur. Dini inancı
kuvvetli olanlar taleplerinin karşılanmadığından yakındılar. Şimdi bir
şekilde çoğunluktalar. Kürt hareketi de böyle. Başka dile, kültüre sahip
insanları yok saymanın acısını çekiyoruz. Yine de şunu çok iyi anlamak
lazım. Cumhuriyet kurulmasaydı bölünmüş, işgal edilmiş hayatlar yaşıyor
olacaktık. İnsanı dünya seviyesinde düşünmeye, bilim yapmaya, estetik
kurmaya taşıyan Cumhuriyettir ve insanlar bazışeylerin değerini onu kaybedince anlar.
Bülent Ortaçgil'in son albümü Sen'den, Sen Sorumlusun...
‘Ortam bizi bir yere itmeye başladığı zaman direnç
gösteriyoruz’
Birkaç ay önce çıkardıkları yeni albümleri Hayat Kaçık Bir
Uykudur ile müzikleri kadar cesur söylemleriyle de gündem yaratan Redd, Çankaya
Kent Konseyi Gençlik Meclisi tarafından düzenlenen “Sokaklar Gençlerindir”
etkinlikleri kapsamında Ankara’da konser verdi. Grup üyeleriyle müzik ve
politika ilişkisi ve günümüz Türkiyesi’nde sanatçının sorumluluğu üzerine
söyleştik.
·Ankara’da çok seviliyorsunuz.
Siz nasıl buldunuz Ankara’yı?
Doğan Duru: Ankara dinleyicisini seviyoruz. Ankara çalmaktan
keyif aldığımız yerlerden biri. Açık havada böyle bir konser vermek güzel oldu.
Bizi tanıyan, tanımayan, tesadüfen yoldan geçerken arkadaşının çekiştirdiği
insanlar bizi dinlemiş oldular. Biz de elimizden geldiğince düzgün çalmaya
çalıştık.
·Grup müziği kadar toplumsal
duyarlığıyla da öne çıkıyor. Bu misyon nasıl oluştu?
Doğan Duru: Aslında bir misyon fikriyle yola çıkmadık. Daha
tepkisiz insanlar olabilirdik ama Türkiye o koşullara sahip değil. Sanatla
uğraşan insanların biraz da duyarlılığı varsa tepki göstermeleri gerekli.
Sanatta özgürlük, sanatçı için özgürlük çok önemli bir şey ve o zayıfladıkça
biz de tepki gösteriyoruz. Grup ilk kurulduğunda oturup gündemi konuşmazdık ama
şimdi gündem o kadar çetrefilli bir şekilde özgürlüğü kıskaca almış
durumda ki, sadece müzik yaparken değil, kendi aramızda konuşurken bile
reaksiyon göstermek zorunda kalıyoruz. Herkes korktuğu için de bize yüklenen
bir misyon gibi gelişti bu süreç ama aslında biz bireyler olarak toplumsal
hayatla ilişkimizi ketlemek isteyenlere tepki gösteriyoruz. Berke Hatipoğlu: Bir de insanların o misyonu yükleyecek
birilerine ihtiyacı var. Kendileri gibi düşünenleri bulmak istiyorlar. Azınlık
olmaya başladık gitgide çünkü. Her gün bizleri daha kenara itmeye
çalışıyorlar. Belki de herkes birbirinden güç almaya çalışıyor.
·Sanatla politikayı birbirinden
ayrı tarif edenlere de bir güzel bir yanıt bu söyledikleriniz...
Güneş Duru: Sanat düşünen insanların yaptığı bir şey.
Düşünmenin kendisi politik bir eylem zaten. Bunu birbirinden ayırmak olmaz.
Burası Kuzey Avrupa ülkesi olsaydı farklı şeyler konuşuyor olurduk belki.
·Müzik serüveninize nasıl
yansıdı Türkiye’de yaşananlar? Bir kırılma olarak mı?
Güneş Duru: Kırılma diyemeyiz buna, bir süreç daha çok. İlk
albümü yaptığımızda 2005 yılıydı, AKP’nin 1. dönemiydi, özgürlükleri
beraberinde getirecek bir parti vaadiyle oradaydı. O zaman da sorunlar
vardı ama şimdiki kadar değil. Odaklandığımız şey müzikti, albüm yapmaktı.
2006’da yine Türkiye resminde bir değişik yokken, daha soyut ve ironik bir
kıpırdanma oldu. Sonrasında zaten askere gittik. 2007 senesinde askerden
döndükten sonra 21’i yaptık. Orada işte AKP’nin 2. dönemi başladı ve parti,
tabanını ve cemaati mutlu etmek için adımlar attı. O adımlar özgürlükleri
törpüleyen şeylerdi. Biz de sessiz kalmadık. 3 yıl geçti aradan bu albümü
yaptık, arkada da AKP’nin 3. dönemi var, hepimizin bildiği referandum süreci,
“yetmez ama evet”ler… İşte bu süreçte sadece rövanş duygusu değil, bütün
muhaliflere yönelen bir tutum ortaya çıktı.
·Siz korkmuyor musunuz
muhaliflere yönelen bu tutumdan, müzik endüstrisinin sizi dışlamasından?
Berke Hatipoğlu: 1996-97’de birlikte çalmaya başladık,
enteresan bir şeye tanıklık ettik, canlı müzik yapan gruplar birbirine benzer
bir hal alıp aynı repertuvarı çalmaya başladılar. Yalnız o repertuvarla iş
bulur hale geldiniz. Biz o dönemde kendimizi bu furyaya kaptırmamak için
pazartesi-salı günleri, kimsenin çalmadığı şarkıları çalan bir grup olduk.
Biraz dışına itildik evet. Bir bar grubu olarak popüler olmadık. Sonra iş DJ
müziğine kayınca Taksim’e de küstük, 2-3 yıl bir yerde çalmadık. O zamanlar bir
rock grubunun kendi şarkılarıyla albüm çıkarma olasılığı yüzde 20 filanken bu
mümkün oldu ama. Hepimizin ortak kişisel özelliği sanırım, biraz inatçıyız.
Ortam bizi bir yere itmeye başladığı zaman direnç gösteriyoruz. Aslında rock
müziğinin doğasında protest bir yan vardır ama Türkiye’deki rock grupları
genelde ticari kurumların tavrına daha ortaklar.
·Albümleriniz internetten de
dinleniyor. Tercih mi bu?
İlke Hatipoğlu: O bizden bağımsız gelişiyor, yapımcı
denen bir faktör var. Müziğinizin nasıl dağılacağını, dijital olarak nasıl
satılacağını yapımcı ve sektör belirliyor. Plastik CD’nin ortadan kalkacağını
söylüyorlar mesela. Yani pek sanatçının inisiyatifinde olmayan konular.
Endüstrinin durumu karışık. Sponsorlar önemli faktörler. Onlar sayesinde
konserler, albümler olabiliyor, klipler çekilebiliyor. Sanatçı hakları
açısındansa meslek birliklerinin daha etkin olması gerekiyor ama kendi
varlığından memnun olan insanlar, değişiklik yapmaktan da kaçınıyorlar.
Besteci, yorumcu ve birçok enstrüman çalan Fatih Erkoç, özellikle trombonuyla caz müziğinde
dünya çapında bir yeteneğe sahip olduğu bilinen bir müzisyen. Yeteneği, farklı
müzik türlerindeki üretkenliği ve mütevazı kişiliği ile her kesimden
dinleyicinin hayranlığını kazanan sanatçı, göz önünde olmaktan çok denizde
teknesiyle özgürlüğü kovalamayı seviyor. Elli yıldır müzikle uğraşan Erkoç, son
albümü “Babamdan Miras” ile Türk sanat müziği sevenlerin de beğenisini
topladı. Albüm sanatçının yorumu kadar, seçtiği eserler, sazlar ve vokallerin
yüksek performansıyla da dikkat çekiyor.
“Babamdan Miras”
adıyla bile çok şey anlatıyor. Babanız Udi Hasan
Erkoç’a ithaf etmişsiniz...
Babanızdan ve o günlerden söz eder misiniz, neler çalınırdı evde? Babam Hasan Erkoç bir ud sanatçısı idi. Evde onun birçok taş
plağı vardı. Hepsi de Türk sanat mûsikîsinin (TSM) harikulade eserlerini içeren
taş plaklar. Ben o plakları dinleyerek ve babamın bana 3-4 yaşlarımdayken hediye
ettiği kemanla onları taklit ederek büyüdüm. İlkokuldan sonra İstanbul Belediye
Konservatuvarı’na girene dek böyle devam etti. Tabii ki kemanı biraz
ilerlettikten sonra babamla birlikte bazı eserleri çalardık. Evde bu sözünü
ettiğim taş plaklardan ve benim gıygıyımdan başka bir de dayım Sami Kesim’in arada bize ziyarete geldiğinde
söylediği eski TSM eserleri dinlenirdi. Bazen de babamın talebeleri ile yaptığı
dersler...
Doğan
Hızlan yorumculuğunuz için seneler önce “Hançeresinde Türk müziğinin lezzetini taşıyor”
diye yazmıştı. Etkileyici bir ifade... Öncelikle, çok saygıdeğer Doğan Hızlan beyefendiye bir kez
daha teşekkürü bir borç bilirim. Ben, hangi tarz müzik yorumlanacaksa, o tarzın
gerektirdiği duyguyu karşıya yansıtmanın gerektiğine inanırım. TSM’de de öyle.
Ancak bazı pop şarkıcıları bu eserleri pop gibi yorumluyorlar. Bu müzikler bizim
öz müziklerimiz, bunların gelecek kuşaklara doğru bir şekilde aktarılması
gerekir. Babamdan Miras’ın zamanlaması biraz geç oldu ama sonunda oldu ya, olsun
ben mutluyum.
Albümü hazırlarken nelere özendiniz?
İyi bir TSM albümünü kaliteli kılan nedir? Öncelikle gerekli olan şey, tüm albümlerde dinleyicinin bir
içtenlik bulmasıdır. Bu albümün makamsal olarak bir bütünlüğe sahip olmasına
özen gösterdim. Bir de saz arkadaşlarımın TSM’yi en doğru icra eden
müzisyenlerden olmasına elbette... Ayrıca, eserlerin notalarının en doğru
olanlarını bulup, onların doğruluklarını onayladıktan sonra kayıtlara başladım.
İyi bir TSM albümünü kaliteli kılan şey, abartıya kaçmadan, eserlerin doğru bir
şekilde yorumlanması ve kayıt edilmesidir kanımca.
Pop müzikteki başarınıza rağmen en
sevdiğiniz müzik türü olarak tanımladığınız cazdan hiç vazgeçmediniz. Nedir bu
cazın cazibesi?
Caz bir insanı en özgür kılan müzik türüdür. Başka hiçbir
müzikte, caz müziğinde var olan doğaçlama yoktur. Halk için anlaşılması pek
kolay olmayan bir sanat dalı olduğundan, diğer bazı basit müzikler kadar revaçta
değil caz. Ancak, klasik Batı müziğinde olduğu gibi, caz da insanların
niteliklerini geliştirebilecek olan bir müziktir. Bence bütün müzisyenler caz
çalabilmelidirler... Umarım bir gün bu hayalim gerçek olur.
Eskiden gençler caz müziğine daha
yakınmış sanki. Doğru mu? Ben öyle düşünmüyorum... Bugünkü gençler, eskisinden daha
yakınlar caz. Çok iyi çalan birçok genç caz müzisyeni var şimdi. Bütün dünya
avuçlarında. Her iyi müzisyeni dinleyebiliyorlar ve iyi cazcı oluyorlar. Ancak
cazı bilmeyenlere sevdirmek gerekir. Yakında Bursa’da bir müzik okulu açacağım,
kısmetse eylülde, bu okuldaki öğrencilere, cazın önemini anlatıp, onların da caz
çalabilen müzisyenler olmalarını sağlamaya çalışacağım.
Türk müziğiyle cazı
harmanlamak… Nasıl bakıyorsunuz bu
tür denemelere? Tabii ki ikisi farklı şeyler. Hem otantik olarak kalmalılar,
hem de sözünü ettiğiniz denemeler olmalı. Örneğin benim de öyle bir projem var.
Ud ile çalmayı planladığım bestelerim var. İçinde caz nosyonlarının da olduğu,
doğaçlamaya ve virtüözlüğe yönelik bir çalışma.
Bir denizsevere zor soru: Fatih Erkoç
Ankara’yı nasıl bilir? Ankara’nın benim yaşamımdaki yeri çok önemlidir. Gerçek caz
çalmaya Ankara’da askerliğimi yaparken, rahmetli Erol
Pekcan, rahmetli Kudret Öztoprak,
Nejat Cendeli ve sevgili Tuna Ötenel
ile başladım. Onlar benim öğretmenlerimdir. O zamanlar
(1973-75) Ankara çok sanatsal bir şehirdi. Hem askerlik, hem para kazanmak ve
hem de caz çalıp söylemek... Bir müzisyen daha ne ister? Ama bir de şu gerçek
vardır malesef: “Ankara’nın nesi güzeldir?”
sorusuna yanıt olarak “İstanbul’a geri
dönüşü” derler. Yanlış, İstanbul
yerine Bodrum olabilir.
Çiğdem Erken, Ankara Devlet Konservatuvarı ve B.Ü. Müzik ve Sahne
Sanatları Fakültesinde eğitim gördü, dersler verdi. Mesleğine İstanbul’da devam
ediyor. Uzun yıllardır tiyatro müziği ile ilgilenen piyanist ve besteci, Geçen
yıl ilk albümü Kız Kafası’nı
çıkardı. Sonrasında “Türkiye’nin kadın ozanı” olarak anılmaya başlayan Çiğdem
Erken devam niteliğinde olan 2. albümünü sonbaharda Ada Müzik’ten yayınlamaya
hazırlanıyor.
Kız Kafası’nın başarısını neye bağlıyorsunuz? Bu albümün olmazsa
olmazları nelerdi?
Kız Kafası uzun zamandır
kafamda tasarladığım bir albümdü. Hayata geçirme aşamasında karşılaştığım zorluklar
albüme olumlu anlamda bir katkı sağladı sanki. Şarkılar piştikçe pişti. Hoşuma
gitmeyen her türlü kaydı çöpe attım. Yeniden yapmaktan çekinmedim. Yine de eğer
bir başarıdan söz ediyorsak, bence o şarkılarımın kalp ve damar sistemine olan
yakınlığından olabilir. Hayatı hiç korkmadan dibine kadar yaşamaya meyilli bir
insanım. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi aşkta da komut almayı sevmem.
Birini çok seversem onun ne hissettiğine çok takılmadan kendi içimde başka bir
dünya kurarım. Bütün bu hissettiklerimi çekinmeden yazdım. Herkesin hayatından
geçen hikâyeleri ben re minör bir eda ile sundum. Benim için aşk şarkıları ile
dolu bir albümün yegâne olmazsa olmazları, hissiyatı ve dramaturjik yapısı
sağlam sözleri ve zihinde özgün bir etki yaratabilen tınılarıdır. Realizasyon
aşamasında iyi kayıt, iyi müzisyenler olması da çok önemli tabii ki ama benim
için önce şarkı gelir.
Albümdeki şarkılar önce sosyal medyada yayınlandı ve binlerce kez
dinlendi. Teknoloji müzik sektörünü nasıl dönüştürüyor sizce?
Albüm öncesi sosyal medyada
yakaladığım başarı olmasaydı belki akademik yaşantımın çetrefil yolları
arasında bu şarkıları yavaş yavaş unutabilir, paylaşma enerjimi yitirebilirdim.
Tesadüfen açtığım bir myspace hesabı sayesinde şarkılar büyük talep görmeye ve
elden ele yayılmaya başladı. Bende bu kadar yayılacaksa bari iyi kayıtlar
yayılsın dedim ve yola çıktım. İnternet bir yandan büyük bir şans hem
dinleyenlerin bize, hem de bizlerin onlara ulaşması açısından. Ama öte yandan
müzisyenin gerçek yaşam alanı olan sahne performanslarını ve albüm satışlarını
olumsuz etkiliyor. Konu sadece maddiyat ile de ilgili değil. Özene bezene
hazırladığım o albümü beni dinleyen insanların elinde tutması, kütüphanelerinde
bana da bir yer açması beni çok mutlu ediyor. İnternette yüz binlere ulaştım.
Ama kanlı canlı durumları hayatın her alanında tercih ederim.
Türkiye’de tiyatro müziğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu müziklerin
de albümlerini dinleyemez miyiz?
Tiyatro benim evim. Orada çok
mutluyum ama yokluk içindeyiz sanki. Bugünlerde tiyatronun özellikle devlet eli
ile gördüğü baskı yüzünden kendimi dışlanmış ve moralsiz hissediyorum. Çok
takdir gördüğümüz söylenemez, para zaten yok bu meslekte. Yine de tiyatro
müziği son yıllarda ülkemizde gelişme içinde. Yine de film ya da dizi müziği
benzeri bir rant yakalaması kolay değil. Dünyadaki örneklere baktığınız zaman
da soundtrack piyasası ve müzikallerin kayıtlarının paylaşıma sunulması
arasında büyük bir fark görebilirsiniz.
Sizin böyle bir projeniz var mı?
Kendi adıma önümüzdeki
yıllarda tiyatro müziklerimi bir albümde toplama planım var ama paylaşım
beklentisi yüksek düzeyde olmayacaktır. Cep telefonunun Kral Lear için yazdığım
bir ağıtla çalmasını anlamlı bulacak çok insan olduğunu sanmıyorum. Artık satışların
çoğu yüzyılın icadı cep telefonu için sanırım.
Herkes sizi “kadın ozan” olarak nitelendiriyor. Bu tanım edebiyatla
sıkı ilişkiyi de akla getiriyor.
Özellikle romantik Türk
şiirinden ve Anadolu âşıklarının dilinden çok etkilendiğimi söylemeliyim. Çocuk
yaştan beri Ümit Yaşar ile başlayan
ve Metin Altıok’a kadar uzanan şiir
okuma alışkanlığım en azından kendi yazdıklarımı anlamlandırabilmem adına bana
çok şey kattı. Ayrıca Shakespeare’in
şiirsel anlatımları ve Brecht’in
korkusuz ve bir o kadar gerçekçi dili, müzik cephesinden ise Bach, Schumann, Chopin ve Brahms’ın yaklaşımları çok önemlidir
hayatımda. Bu “Kadın Ozan” nitelendirmesi de hayatımda aldığım en büyük
iltifattır bu arada. Şarkılarımla ozanlara selam çakıyorum.
Son olarak size “Çiğdem Erken’in Ankarası”nı sorsam?
Ankara bana müzisyen kimliğimi
armağan etti. Orada unutulmaz öğrencilik anılarım, ilk gençliğim var. Tiyatroya
orada başladım. Ustam Yücel Erten
ile Ankara’da tanıştım. Hayat orada başladı bir nevi. Ben Ankara’ya
İstanbul’dan değil 40 yaşımdan bakıyorum. Yeri gönlümde her daim baki kalacaktır.
Çiğdem Erken'den Laleler....
Cumhuriyet Ankara, 28 Haziran
2012 (oynanmış versiyon)